26 Haziran 2009 Cuma

Bay Kamış ve Farkındalık

_” Benim düşlerimde çocuklar yanlışlıkla dünyaya gelmez. Ama bir meydan okuma yöntemiyse şayet, onu doğuracağımdan şüphen olmasın.”

Bay Kamış: “Bir de ölmeyi denemem gerektiğini mi ima ediyorsun?”

_ “Hayır, ama yerinde olsam bunu en iyi ihtimallerden biri sayardım.”

Bay Kamış: İhtimaller beni hep çelmiştir.”

_” Biliyorum.”

Bay Kamış: ” Muhakkak biliyorsundur. Yoksa yöntemlerinin kesinliğini üzerimde denemene alınabilirdim.”

_ “ Duymak istediğim zekice cümleler değil.”

Bay Kamış: ” Peki, o zaman gerçeğe yeğlediklerinden bahsedelim. Senin bir zamanlar esenlik veren varlığını, zamanla harcayıp sıradan bir fahişeye dönüştürdüğünün tek tanığı olmadığımı bildiğini umuyorum. Büyük bir nüfus patlamasına yol açtığından dolayı sana gelen tebriklerden de haberdarım. Kapında eskittiğin düzinelerce Bay Kamıştan biriyim ben. Haliyle bu kalabalığın ağırlığına karşın geliştirdiğin yöntemleri anlayabiliyorum. Yalnız, bunu bir meydan okuma varsaymana tahammül edemiyorum. Üstüne üstlük bana başvurmam gereken yollardan birinin de kendi canıma kıymak olduğunu söylemen, senin görünümünle içinin tezatlığını ortaya sermiyor mu adeta? Senden ne denli korktuğumu senden önce sezinleyenim ben. Anlayacağın birileri tarafından kanat altına alındığını sanmak senin ahreti kazanmanı sağlamayacak.”

_” Yani?”

Bay Kamış: Evine dön ve kedinin kulağına eğilip, son maceranda bacaklarının dördününü de kırdığını söyle.

22 Haziran 2009 Pazartesi

Pişman Olmayacağım

Tasalanmaması gerektiğinin altını çizen unsurlardan biri de, onun pişmanlık duymuyor olduğunu sürekli dile getirmesiydi. Bunun için haklı sebepleri olduğu şüphe götürmüyordu; ne de olsa kendisi, hiçbir kadının reddedemediği yetilerle donanmıştı. İnceliklerini nezaketten öteye geçirdiği anların da büyük payı olsa gerekti. Çoğu kadınının ayrımına çabuk varabildiği bu fark, hayatlarının geri kalan kısmını süsleyecek olan fantezileri tasarlamaya yetiyor ve hatta aşırıya kaçıp saplantı halini alabiliyordu. O hep düşlenen olmaktan istifade etmiş bir masal kahramanının, gerçek dünyada ete kemiğe bürünmüş haliydi.

Hiçbir birlikteliğini uzun zamana yaymıyor olmasından ötürü kendiyle kıvanç duyuyor; bunu da hatıraları daha da canlı tutma amaçlı yaptığını söyleyerek doğrucu açılımlar ekliyordu hayatına. Ta ki kendinden hayli küçük bir kızın kanepede uyandığı sabaha dek.

Her şeyin sırasıyla yaşandığı gecenin sonuna doğru kadehlerin dolacak bir yanı kalmamıştı. İkisi de burunlarından soluyarak geçirdikleri gündüzden arta kalan bıkkınlıklarını dile getiriyorlardı. Kız kasadan çıkan açığının kendi maaşından düşülecek olmasından yakınıyorken adam ise terfi edememiş olmanın kızgınlığını büyütüyordu. Radyodan yükselen dokunaklı parçanın etkisiyle sanki o anı bekler gibi ikisi de sustular. Aynı anda susmuş olmanın şaşkınlığıyla yüzlerine hafif bir tebessüm yerleştirmişti. Ne kızın eksilen maaşına yandığı kalmıştı ne de adamın terfi edememiş olmaktan yana üzüntüsü. Melodinin akıbetinde akmaya başlayan yüzleri birbirine yaklaştıkça soluklarının sıcağı gövdelerini ısıtıyordu. Sessizlik içlerinde kabararak çoğalıyordu adeta. İflah olmayacağı kesin bir yangın iki dudağın birbirine dokunmasıyla alevlendi. Hızla çıkarılan giysilerin hemen ardından gelişigüzel uzanılan kanepeden yükselen iniltiler, hazdan çok kesilen yanı içi dövünen bir hayvanın sesini andırıyordu. Kısa süren bu kargaşanın sonunda yan yana uzanarak uykuya daldılar. Işıyan tek yerleri artık örtünmüştü.

Pişman Olmayacağım

Yeşil üniformalı çöpçülerin çıkardıkları seslere uyandıklarında ise ikinin yüzünü de dehşet aldı. Geceyi biçimlendiren alkol etkisini yitirmişe benziyordu. Olağan üstü her şeyin mantıklı bir açıklaması olduğuna birbirine ikna etmeye koyuldular. Durumu şiddetle kabullenmediğinin imasında bulunan adam, yüzünü elleriyle kapamış dizlerinin üzerine çökmüştü. Kız ise yanı başında kıvranan adamın tersine oldukça sakin gözüküyordu. Parmakları kanepede geniş bir kaplayan kan gölcüğünün üzerinde geziniyor bir yandan da yüzünü örten saçlarının arkasından gülümsemesi beliriyordu. Adam her şeyin yolunda olduğuna inanmak istercesine titreyen ellerini kızın bacak arasına yönelttiğinde tuhaf bir çınlama kulaklarında uğuldamaya başladı. Kanın yoğunluğunca hacim alan bu ses gittikçe keskin çığlıklara çevriliyordu. Gülümsemesini kahkahayla taçlandıran kızın dişlerindeki ışıma ise göz kamaştırıcı bir halde bütün odayı aydınlatıyordu. Adamın nemlenen alnından düşen ilk ter damlacığıyla ortadan ikiye ayrılan kızın yüzündeki ifade gittikçe buğulanmaya başlamıştı. En sonunda bir sis bulutuna dönüşen kızın gövdesi havalanıp kayboldu. Bütün bu kargaşa hızla diniyor lakin adamın yüzündeki o dehşetli ifade bir türlü silinmiyordu. Her yanını saran karıncalanma hissinden dolayı doğrulamıyor, kaçıp kurtulmak istediği bu evden bir türlü çıkamıyordu. Çıldırmaya hazır olduğu o esnada omuzlarından kendini sarsan bir çift elin varlığına şaşmak için oldukça geç kalmıştı.

Uyandığında kasıklarının üzerinden ona bakan genç kadının şaşkın ifadesiyle karşılaştı. Omzunda duran elleri hiddetle kendinden uzaklaştırdıktan sonra alelacele üzerini giyinip evden uzaklaştı. Derinden derine ses veren bir kadın en baştan beri pişman olmayacağını söylüyordu.

12 Haziran 2009 Cuma

Ağın Ağzındaki Yazgı

Geniş boşlukları olan bir ağın bereketsizliğinden yakınan balıkçılarız biz. Sadece bir defalığına aşağılanmış olmamakla birlikte sevimsiz bir manzaranın da orta yerine yerleştirildik. Yalnızca tek düze görüntüsüyle bile içlerimize karamsarlık tohumları atmayı başaran ve gelişimi adına hiçbir ayrıntıdan kaçınmayan ressamın fırça sürekliliğinde hız kazanıyoruz.

Öncelikle altımızdaki nehrin uzayarak derinleşen maviliğine suçsuz bir coşkuyla kapıldık. Sen oturduğun kıyı şeridinden denize omuz vermiştin. Yaradılışa has kaygılarından birinin de keskin ağrılar olduğunu biliyordum ve gittikçe koluna doğru ilerlemesinden korktuğuna bahse girerim. Bir defasında sancıyan yanını usturayla alıp, ötene yerleştirdiğini gördüm. Korktumsa da taktiklerinin bende geniş soyutlamalar yarattığından şüphen olmasın. Yaratı haddim değildir sanma diye devam etmek istiyorum. Suya daldırdığın parmak uçlarından boşalan koyu kıvamlı o ağrının nelere mahal olduğunu bilemezsin. Sancının hizasınca ardı ardına sıralanan balık sürüleri, iştahımı kabartmakla kalmayıp; karanlık talihime göz kırpan bir umudun olduğunu gösterdi. Tanrıya şükürler olsun ki; yazgın ağıma denk geldi.

Güneşin ne kadar yüksekte olduğuna aldırış etmeden yola koydun beni. Bir türlü hizaya gelmeyen sandalımın suyun üzerinde nasıl kaydığını görseydin elimde kalan tek küreğe de ihtiyacım olmadığını söylerdin. Aklımın dahi o anki hıza hiçbir zaman erişemeyeceğini itiraf etmeliyim. Mühim olanın kusursuz olanı görmekle ve cesaretle onu yansıtabilmenin önemine inandığımdan anlatıyorum bunları sana. Doğada meydana gelen her olayın duyumsanış şekline göre abartıldığını biliyorum. Ama samimiyetime inanmadığını sanmandan korkarak: bir incelik tasarlamaya çalışıyorum. Anlayacağın seni en abartısız halinle aktarmaktan gurur duyuyorum.

Sana yakınlaştıkça pullarının daha da parıldadığını gördüğüm iri balıklar yaşama karşı verdiğin mücadeleden nasıl arı bir halde çıktığının bir göstergesi adeta. Öyle ki; bir kaçının, dayanamayıp hızla suyun yüzeyine sıçrayışı inanılır gibi değil. Onca kederi hiç yaşamamışçasına dinç görünümlüydüler. Sancının baskın bir özelliği de yüreğini sıkı tutmuş olması gerek.

Eminim, sen de dinlemiş olmalısın karşı kıyıda yaşadığı varsayılan tuhaf insanların öykülerini. Çocukluğunun dayanılması güç korkularından birinin de, tanımlanamayanların olduğunu anlamak güç değil. Yoksa ben mi yanlış gördüm? Birden elini sudan çekip, hızla doğrulduğundan neredeyse eminim. Telaşa kapıldığını sandığım o anda iki elini birden tekrardan suya batırman ömrümde bir daha eşine rastlayamayacağım mutluluklardan biri. Yavaşlayan sandalın yinelenen hızı sayesinde seçebildiğim yüzün ise heyecanımın katlanmasını sağlıyor. Sana doğru gelen yıpranmış bir sandalda sancına gönlünü açmış bir kız bağırıyor. Duyuyorsun değil mi? Zafer çığlıklarım senin kulak kabarttığın kent seslerini bak nasıl da bastırıyor! Sudan çekme ellerini, alnım rüzgâr görmüş lekesini aklıyor.

Şükürler olsun ki kıyına attığım adımla güneş de batıyor. Balıklar sahilini terk ederken yığınla pulu gerilerinde bırakıyorlar. Rengârenk bir cümbüşü andıran kıyı, teninde gelişigüzel gölge oyunları oynatıyor. Hani güneş de battı; ışımaların gecenin sonuna kadar devam ediyor. Seyrine doyamadığım gibi şimdi de sana dokunma arzusuyla çırpınıyorum. Birazdan güneş doğacak biliyorum. Seni teninde gezinen nazik gölgelerden öpüyorum. Kaçarsa diye tuttuklarımdan birini öperken bir şey oluyor. Tepemden bir ağ sarkıp, gövdemi geriyor. Kaçarsa diye tuttuğum yanından kan sızıyor. Başın geriye düşüyor. Uzuvlarım ılık kumun üzerine devriliyor. Kanıyorsun ve lanet olsun ki güneş doğuyor. Geriye bir tek tebessüm kalıyor; onu da, pullarını almaya gelen balıklar çalıyor. Kahkaha sesleri içerisinde deniz beni kendine doğru çekiyor. Yüzgeçlerinde tuttukları pullarla derimi tereddüt etmeden yırtıyorlar. Kentin uyandı, kardeşin ve annen seni yokluğunu sezdi. Kalabalık kıyına doğru yaklaşırken gözlerinden ikişer damla akıyor. İki ayrı ırmakçasına birinde senin ömrün, diğerinde benim kederim bereketsizlikten ağarıyor.




16 Mayıs 2009 Cumartesi

Değil Mi?


_ Kusursuz bir kopya olduğunu söyledim.


_ Şaşırtmayı sevmez kendisi.

_ Kıyafetlerinin aynını onda görünce şaşırmadım diyemem.

_ Epey vakit aldı.

_Değmiş. Ne bir eksik ne bir fazla…

_ Ne demek o?
_ Yanlış anlama, en az senin kadar marifetliydi demek istedim.


_ Evet, eve geldiğinde defalarca duş aldı.

_ Bu biraz ağır değil mi?

_ Neden? Ne bir eksik ne bir fazla tıpkı ben gibi…

_ Sen uzun boylu duşta kalmayı sevmezsin.

_ Sen işin bittikten en fazla yarım saat sonra çekip gitmez miydin?

_ Evet.
_ Peki, o yarım saat içerisinde ben kaç defa duşun altına girerdim?


_ Sanırım üç.

_ Ya sonra?

_ Bunu bilmiyordum.

_ Neyi değiştirirdi ki?

_ Haklısın
_ Başka bildiğin bir şey var sanki?


_Belki.

_Bahset o halde.

_Kıyafetlerinin yanı sıra ona hakkımda tüyolar verdiğini düşünüyorum.

_Olabilir. Bunun ne önemi var?

_ Çok. Mesela en sona bıraktı gömleğimi.

_Bak sen şu ufaklığa.

_ Tek eliyle düğmeleri açtı diğeriyle de… Anla işte tıpkı senin yaptığın gibi.

_ Başka.

_ Yatağa uzandığımızda ellerimi başımın üstünde birleştirdi. Gözlerimi yummamı istedi.

_ Yumarken?

_ Evet, utandığını söyledi.

_Devam et.

_ Kulağıma bir şeyler fısıldadı. Çoğunu anlayamadım. Ama son cümlesi…

_ “ Sonuna kadar gidelim” oldu değil mi?

_ Evet.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Penceresi Limon Ağacına Bakar

Gerçeğin tasviri hayal kırıklığı yaratmaktan başka bir işe yaramıyor. Gördüklerimin çoğu, gülüşleri yüzlerinde birer yama gibi duran insanlar tarafından rahatça tanımlanabiliyor. Çıkarımlarına destek olarak da beni emsal gösteriyorlar. Şaşkınlığıma tanık olduklarında ise istikrar son hamleleri oluyor. Bu sayede üzerime gölgelerinin düşüren bu insanlar, çarpıtılan onlarca gerçeği bana yoğun olarak yaşatmaktan geri kalmıyorlar.

Varlığı şüphe uyandırmayan her şeye içten içe bağlandıklarını biliyorum. Alışkanlıklarından kolayca vazgeçebilenlerin yahut alışkanlık edinmekte güçlük çekenlerin, onların adaletinde tek bir karşılığı var: infaz! Nerede ve ne şekilde gerçekleştirdiklerini çok da önemsemiyorum. Kimin nasıl bir bedel ödediğiyle de ilgilenmiyorum. Ben, günah giydirenin ayrımına geç vardığı bir gerçeğin yaşama umuduyla tehdit ediliyorum!

Yasalarıyla sınadıkları insanların bir kaçı hala hayatta. Derin hüzünlerine gün geçtikçe yalnızlığın iltihabı sızıyor. Sulu bir görünüm alan yaralarına, başka hayatlar için diledikleri yarınların yakıcı güneşleri doğuyor. Et kokusu maziyi çevreleyen bir imada bulundukça; onlardan bir kaçı, sabaha karşı gözlerini yumuyorlar. İşte o zaman göğün felç olan aydınlığına ölümcül bir günah bulaşıyor. Böylelikle benim pencereme sabah olmuyor.

Umutsuzluğun seyri dahi tedirgin eder insanı. Karşılıklı parçalara ayrılan iki ayna misali. Biri bölerken kendini diğeri çatlaklarında yansıtır öleni. Sağlam olana vesile olur gördükleri. Böylesine bir etkileşimin göz kamaştırdığı doğru. Kim bölünmekten alıkoyabilir ki kendini? Öylesine savunmasız dururken biri…

Evet, sadece bir tanesinin yaşamaya çalıştığını biliyorum. Cıvıklaşan yaraları karşısında soğukkanlılığını elden bırakmayan biri. Yasadan, Hak’tan ve infazdan kendisini kurtarmayı başarmış. Tek göz bir odada ikinci yastığına koyduğu ad ile en büyük umudunu yaratmış. Göremezler onu, dört duvarın kasvetiyle kuşanmış. Adı dahi daha konmamış.
Hatırlanmamak en büyük infazdır. Suçun bir telafisi vardır, yapılır ve sindirilmesi için zamana ihtiyaç duyulur. Üstesinden gelinemeyecek olan ise o adamın yalnızlığının, genç kız rüyasındaki yansımasıdır. Rüyaları erir, düşlerinin içi çekilir, çenesi kilitlenir. Yüreğine bir uhde düşer ve değdiği yerde yangının sireni ölüme seslenir. Elleri olsa da ona varmaz. Sesi desen zaten çıkmaz. O adam yalnızken rüyaların da bir anlamı kalmaz.


Çaresizlik peşi sıra yanılgıyı taşır kızın kararlarına. Tercih edilmesi gereken iki hayat vardır. Değiştirilemeyecek kadar hasarlıdır. Üstesinden gelebilmek için tek bir yolun olduğunu müddete gerek kalmadan anlar. Cıvık yaraların bahsi açıldığında genç kız düşünü ortaya koyar.

Ve bir gece vakti gördüğü rüyadan korkan adam ansızın uyanır. Hızla iyileşen yaralarına anlamlar arar. Pencereyi araladığında limon ağacına asılmış bir kız onun yalnızlığına karşın ölü gövdesini sallar.

09 Mayıs 2009 Cumartesi

Sıvaya Maal Oldu Çıplaklar

Rutubetin sıva kaldırdığı nadir odalar vardır. Türlü davranış biçimleri geliştirmesi beklenen insanlar bu ağır kapıların ardına hapsedilirler. İşitilebilecekleri tek sesin, kendilerine ait olacağı gerçeğiyle çoğu geç yüzleşir. Vaziyetlerinin alengirli bir hal aldığının kanaatine vardıklarında, o baştaki görkemli çığlıklar yerini mırıldanmalara bırakır. Bir nebze terbiye gördüğüne inanılan dimağlar sıva kendini dökene kadar yanıtsızlıkla sınanır.

Günü geldiğinde kapılardan biri açılır.

_

Bakır leğeni güç bela kapıdan içeriye sokan görevlinin yüzüne, keskin idrar kokusunun verdiği iğreti yerleşmekte gecikmez. Rutubetin de etkisiyle yoğunluk kazanan koku görevliyi iyiden iyiye rahatsız etmiş olmalı ki, etrafındaki onca detayın farkına varamadan leğeni odanın orta yerine bırakıp çıkar. Ardından ellerinde su dolu kovalar taşıyan adamlar birer ikişer doluşurlar. Koridor boyu yarıya inen suları leğenin içine boşaltmaya başlarlar. Hazırlıklar sona erdiğinde tuhaf bir sessizlik hüküm sürer. İki duvarın birleştiği yerde sırtı kapıya dönük olan kadının tedirginliği gittikçe artmaktadır. Mırıldanmaların yerini hızla ağıt alıyordur. Seçtiği kelimelerin uygunsuzluğunu işitilmekte gecikmez.

Mizacının sertliği mimiklerine olağan üstü bir şekilde yerleşmiş olan kadın görevli kapıda belirir. Eğrilmiş parmaklarının arasında tuttuğu sabunu hızla leğenin içine fırlattıktan sonra bitişik duvarda çığlıklar atmaya başlayan kadının saçlarına ellerini dolar. Atağın üstünlüğüyle aniden kendini su dolu leğenin içinde bulan kadının yüzü, aylar sonra açılmış kapının ardındaki duvarlara dönmüştür. Şaşkınlığının kısa bir süre dindirdiği sesi inlemelere çevriliyordur.

Görevli kadın kaşe ceketini dirseklerine kadar sıvamış, leğenin içindeki sabunu aramaya koyulmuştur. Yüzünün çırılçıplak bir kadın bedenine yanaştırmış olmanın memnuniyetsizliği gözlerinden okunuyordur. Gittikçe hırçınlaşmasını sağlayan diğer detaylar da cabası. Bütün bu utanç, insanlık adına görevlinin omuzlarına bindirilmiştir adeta. Öyle noktacı tavırlar sergiliyor olmasının altında yatan başka ne gibi bir sebep olabilir ki?

İnlemelere eşlik eden tokat sesleri şiddetini arttırmaya başlar. Derisi ile kemikleri arasında mesafe olmayan kadının bedeni darbeler karşısında sarsılıyor, leğendeki sular etrafa sıçrıyordur. Çığlık atmaya devam ettiği sürece daha da acı çekeceği ortada olan kadının hareketleri hızla değişiklik göstermeye başlar. Arada patlattığı kahkahalara alkış seslerini ekliyor, avuçlarında biriken suyu görevli kadının üzerine atıyordur. Bu bir direniş değil! Bu anlaşılması güç davranışlar gittikçe çeşitlenir. Görevli kadın olup biteni anlamak için geri çekildiğinde utanç hızla ayağa kalkar. Görevli dehşet içerisinde kapıya doğru koşmaya başladığında temizlemeye çalıştığı utancın yumruk darbesiyle yere yığılır. Kaşe takımı ıslayan su damlalarına kan karışmaya başlamıştır. Çıplak kadının dişleri arasında ezilen dilin görüntüsü görevlinin soluklarını hızlandırıyordur. Karnına oturan utancın gölgesinde kıvranan bir zavallı ve terbiye edildiği su götürmez bir çıplak…

Günü geldi, özgürdür artık utançlar.